Yıllar Önceydi...
Komşu ilin gençlerine akademik kadroya giriş kapısı hâline gelen, bizim(!) üniversite henüz gelişim çağındaydı.
Rektörlüğün özel kalemini arayıp randevu istedim.
"Konu nedir?" diye sordular.
"Çiftçiyim. Konya'daki çiftçi, ektiği bir dönüm tarladan on beş ton şeker pancarı elde ederken, biz aynı tarladan ancak dört ton ürün alabiliyoruz. Bu konuda üniversitemizin bize katkısı ne olacak?" dedim.
"Beyefendi, rektör hocanın çiftçiyle, tarlayla ne işi olur..." dediler ve telefonu yüzüme kapattılar.
Aradan yaklaşık bir ay geçti.
Rektörlüğün özel kalemini yeniden arayıp randevu istedim.
"Konu nedir?" diye sordular.
"Esnafım. Onca yıldır müşterim var ama hâlâ bir evim yok. Bu konuda üniversitemizin bize katkısı ne olacak?" dedim.
"Beyefendi, rektör hocanın ticaretle, esnafla ne işi olur..." dediler ve telefonu yine yüzüme kapattılar.
Bir süre sonra bir kez daha rektörlüğün özel kalemini aradım.
"Konu nedir?" diye sordular.
"Yerelde kültürel eserler üreten biriyim. Ama bir türlü daha nitelikli eserler ortaya koyamıyorum. Bu konuda üniversitemizin bize katkısı ne olacak?" dedim.
"Beyefendi, rektör hocamızın yerel eserlerle ne işi olur..." dediler. Bu kez ses tonları daha kibardı; ama telefon yine yüzüme kapandı.
Aradan birkaç gün geçti.
Tekrar rektörlüğün özel kalemini arayıp randevu istedim.
"Konu nedir?" diye sordular.
"İktidar partisinin il başkan yardımcısıyım. Çalışmalarımız hakkında Sayın Rektör Hocamızla görüşmek istiyorum." dedim.
"Anladım efendim. Size dönüş yapacağım." dediler saygılı bir ses tonuyla ve telefon numaramı kaydettiler.
Aradan üç gün geçti.
Rektörlüğün özel kalem müdürü aradı.
"Sayın Rektör Hocamız, yarın saat 15.00'te sizi kabul edecek." dediler.
"Ben randevu mu istemişim? Bir yanlışlık olmasın?" diye sordum.
İsmimi ve verdiğim siyasi unvanı teyit ettikten sonra,
"Evet efendim, randevu talebiniz bulunuyor." dediler.
"Belli ki bir yanlışlık var. Çiftçimle, esnafımla, kültür insanlarımla işi olmayan bir rektörle; siyasetçi olarak benim ne işim olabilir ki?" dedim.
Ve bu kez telefonu ben kapattım.
O günlerde yazdığım gazeteye 'Hüsran Rektör' başlıklı bir makale gönderdim.
Aradan yıllar geçti...
O telefon görüşmeleri, üniversitenin toplumla arasına ördüğü o görünmez duvar, bu gün de hafızamda ilk günkü canlılığını koruyor.
Çünkü bir üniversite; bulunduğu şehrin tarlasına bereket, esnafına ufuk, sanatçısına ilham, gencine umut olabildiği ölçüde gerçek anlamını bulur.
Ve bizim(!) üniversite, ne yazık ki bu gerçek anlamına hiçbir zaman yaklaşmadı.
Korkarım, bundan sonra da yaklaşmayacak.
Ağırlansa kerli ferli konuklar,
Sağlama alınır daim koltuklar.
Güce yaslanmalı; beka oradadır,
Halkta ne arasın yüce doruklar?